27 Mayıs 2012

Okul Yılları

90’ lı yılların başıydı, meslek lisesinde okuyordum, elektronik bölümünde. Benim çocukluk hayalim, elektronik mühendisi olmaktı. Küçük yaşlarda çocuklara “büyüyünce ne olacaksın” diye sorarlar ya hani, kimi bakkal der, kimi doktor, hemşire, şöför, pilot, itfaiyeci, öğretmen... Ben de nereden duyduysam, çok havalı geldi herhalde söylenişi, elektronik mühendisi derdim :) Sonunda üniversitede de elektronik haberleşme okudum. Şimdi bilgisayarla ilgili bir işte çalışıyorum ama olsun, çocukluk hayalimle ilgili epey bir yol almışım işte, daha ne :)

Meslek liseleri, düz lise tabir ettiğimiz okullara göre daha sıkıntılı ortamlardı o zamanlar. Şimdi nasıldır bilemiyorum. Öğrenciler daha haşarı, daha boşvermiş, disiplinsiz olurlardı. Diğer okullar yarım gün eğitim verirken, biz tam gün eğitim alırdık. Sık sık kavga çıkardı. Okuduğum okulda defalarca öğretmenlere saldıran, döven öğrenciler oldu. Birkaç öğretmen rüşvet aldıkları net delillerle ispatlandığı için görevden alındılar. Tencere seti ya da saç kurutma makinası gibi “hediyeler” almadan sınıf geçirmiyorlardı, o derece... Diğer çocukların haylazlıkları yüzünden az sıra dayağı yemedik.


Özellikle laboratuvar derslerinde kendimizi bir işyerinde gibi hissederdik. Elektronik bölümünde olmamıza rağmen ilk senenin bir dönemi boyunca metal atölyesinde demir eğelediğimizi hatırlıyorum mesela. Ellerim nasır tutmuştu. Neden yaptırdılar, ne açıkladılar, ne de biz anladık. Kare bir demir parçasını üçgen hale getirene kadar haftalarca eğe yapmıştık.

3 yılda bitirdim okulu, o kadar kavga gürültü, toplu disipline gitmeler, sıra dayaklarına rağmen... Hani birinde de kabahatim olsa, gam yemiyeceğim.

O dönem ÖSS ve ÖYS sınavları vardı, ben de ilk sınavda bir bölüm kazandım. Düzce’ deydi okulum. “Okulun adını tam ezbeleyen mezun olacak” diye dalga geçerdik. İstanbul Teknik Üniversitesi, Sakarya Mühendislik Fakültesi, Düzce Meslek Yüksek Okulu, Haberleşme Bölümü... Haksız mıymışız ?  :)

İkinci sınıftaydık, o dönemde eski üniversiteleri kırpıp, yenilerini türetme modasıyla Abant İzzet Baysal Üniversitesi’ ne bağladılar bizi. Babası avukat birkaç arkadaşımızın açtığı davayı kazanmak suretiyle biz İTÜ mezunu olduk. Sınava girerken yüksek puanla İTÜ’ yü kazan, sonra  AİBÜ’ den mezun ol, ne ala memleket... O dönem o kadar çok insanın hakkı yendi ki...

Fena mahalle baskısı vardı okulda. İngilizce öğretmenimiz ve Devre Analizi dersine giren bir öğretmenimiz defalarca sınıfın ortasında şu tehdidi savurdular. “hanımlar, kapanmazsanız sınıfta kalacaksınız, haberiniz olsun.” Alevi bir arkadaşımız ilk sene bir sürü dersten kaldığı için ikinci sınıfta Düzcede türbanla gezmek zorunda kaldı ve ne hikmetse birden notları yükselmeye başladı, sınıfını geçiverdi !... Saçlarımı yeni yeni uzatmaya başlamıştım o yıllarda. Ne tehditler, ne laf atmalar... 80 küsür yaşında olduğunu tahmin ettiğim, yürürken belini doğrultamayan bir dede, sabahın köründe bana “sakalına soktuğum” diye küfür etmişti. Yaşından başından utan be adam... Ne denir ki, yaşlı başlı adam, bastım gittim tabii... Yolda laf atan, küfür eden kızlar mı istersiniz, ara sokaklarda sıkıştırmaya çalışıp, omuz atan, küfür eden serseriler mi... Kaçıyla tartışacaksın, kaçına güç yetireceksin...

Eğlenceli yıllardı yinede. Güzel arkadaşlıklar kurduk. İkinci sene bir yerel radyoda çalışmaya başladım. 6-7 ay kadar sürdü bu. İlk birkaç ay şimdi adını hatırlayamadığım bir bilmemne FM’ de 12:00 - 04:00 arası, daha sonra da orayı satılıp adı değişince MEGA FM’ de 9:00 - 11:00 arası rock programı yaptık iki arkadaş. sadece rock müzik çalan hatta heavy metal ve hatta death metal çalan ilk radyo programını biz yapmış olabiliriz bile :) 93 senesiydi, o yıllarda benzer bir program hatırlayan var mı?

Programın adı Rock Salatası idi. Glam’ dan, Hard’n’Heavy’ ye, Trash’ den Death Metal’ e yelpazemiz biraz geniş olduğundan böyle bir adımız vardı :) Sadece kasetler vardı o yıllarda. Radyoda teknik altyapı 3 kanallı bir mikser, 2 kasetli bir teyp bir mikrofon ve bir telefondan ibaretti. Bir iş hanının 3. katında, ufacık bir oda gibi bir yerdi. Ayrı bir kabin, bir bölme, kapalı bir yayın odası falan yok elbette, 15 metrekare bir dükkan işte. Yayını Düzce dışında kimse dinleyemiyordu, Bolu yolunda birkaç kilometre sonra yayın kopuyordu :)

İkinci bir teyp ve kulaklık olmadığı için kasetleri evde şarkıların başına gelecek şekilde sarıp hazırlıyorduk. Playlist evde hazırlanmış oluyordu yani.



O yıllarda radyo programcılarının takma adı olması modası vardı. Benim adım parasızlığımdan mütevellit Sefil Fare, arkadaşımın da sürekli kasetleri sardırmasından sebep Kaset Kurtçuğu idi. Ne saçmaymış ama... Arkadaşımın şimdi soyadını da hatırlamıyorum, Aydın dı adı, Bursada yaşıyordu. Olur da okursan bu yazıyı, ulaş bana Aydın :)

Radyonun ilk sahibi hacı dayı, yayınımız bitince takıp, dükkanı kilitleyip çıkmamız için bize bir kaset bırakmıştı. Hz. Muhammedin hayatını anlatan bir kayıttı, arada ilahiler de çalıyordu. Bir rock programı sonrası için abes gibi değil mi? Sabah 8 gibi gelen diğer arkadaş yayına başlayana kadar bu bant dönüyordu. Hacı dayı bu işten kar edemeyince, radyoyu sattı.

Sonradan gelen Düzceli genç biraz serseri çıkmıştı. Radyoda arkadaşlarını toplayıp bira içiyorlar, kız arkadaşlarıyla yalnız kalmak için burayı kullanıyorlardı. Bir keresinde bu arkadaşı masanın altında sevgilisiyle bile yakaladık :)) Yayın saatimizden bir saat önce gittik radyoya, han boş oluyordu o saatlerde, dükkandan içeri girdik, kimse yok. ses de çıkarmamışız hiç demek. Yayın devam ediyordu ama. Tuvalete gitti sandık. Masanın arkasına bir geçtik ki amanin :)) Cıbıl bir ablayla bizim eleman... Paniklerini görmeniz lazımdı :)) İnsan kapıyı kitler bari gerizekalılar. Neyse... Radyo maceramız bu olayla son buldu.

Seçtiğimiz türden dolayı Düzce’ de çok dinleyenimiz olmadığına emindik. Sadece okuldan arkadaşlarımız vardı tahminen. Bir de gece 4’ e kadar yayın yapıp, sabah da derse gitmek epey zorlamaya başlamıştı.

İstanbula döndüğümde radyo programcılığı yapmak istedim ama o zamanlar meslekten sayılmıyordu pek. O işten para kazanılamazmış gibi düşünüyordu herkes. Ailelerin beklentileri vesaire derken kapıldık gittik iş hayatına.

Bu seferlik bu kadar yeter değil mi? Bir dahakine de o yıllardan aşk hikayeleri anlatırım. Şimdilik hoşçakalın  ;)