23 Temmuz 2009

Ben ya da Biz

İnsan zamanla yalnız olmaya alışıyor. Etrafında karışan, müdehale eden, yönlendiren kimse olmaması pek güzel. Neyi, ne şekilde yapmak, yaşamak, hissetmek istiyorsan öyle olmasını sağlamak elinde. Sana ait bir günde sabah uyanacağın saatten, gideceğin yere, yapacağın ya da yapmayacağın işlere, zevk alacağın ya da hoşlanmayacağın herşeye tamamen kendi özgür iradenle karar verebilirsin...

Dost dediğin insanlar da ihtiyacın olduğu anlarda yanındalar belki, dara düştüğünde sana el uzatıyorlar, derdini, sıkıntını dinliyorlar... Daha ne olsun ?

Bu noktaya kadar herşey yolunda... Aman da özgürlük ne kıyak birşeymiş!...

Bunları yaşarken, hissederken hayatına birinin müdahil olması önemli bir olaydır. Önemli olabilmesi için de o kişinin herhangi bir arkadaşdan, dosttan farklı bir yeri olması, özel birşeyler yaşatıyor olması gündemdedir.

Geçmişin, yaşananların, çekilmiş acıların, tatsızlıkların anlamı kalmaz o saatten sonra. Senin ya da onun özel bir çabası olmamasına rağmen birşeyler değişmeye başlar. Yalnız olduğun zamanlarda hissettiğin huzur verici hissin, aslında bir boşluk olduğunu, birşeylerin eksik olduğunu farketmeye başlarsın. Anlarsın ki kalabalıkların içinde de yalnızmışsın. İnsanlarla paylaşabileceğin güzel birşeyin yokmuş halbuki, günü dolduruyormuşsun; bunu anlarsın...

Sonra bir süreç başlar. Hayat arkadaşını, o özel insanı anlamaya, tanımaya çalışırsın. Bazı şeyler yadırganır, garip gelir, belki ürkersin ama garip, sıradışı bir çekim vardır bir yandan da... Senin o eski büyülü dünyanda eksik olan birşeyi tamamlamaktadır bu şahıs; sevgidir bu kalbinin ritmini hızlandıran, adrenalin salgılatan, heyecanlandırıp bazen ürperten garip şey... Şefkati hissedersin, düşünmeyi, endişelenmeyi, uykusuz kalmayı, sevinci hatırlarsın, huzurun farklı bir halini hissetmeye başlarsın. Artık "ben" dışında bir de "o" vardır... Hissettiğin şeylerden eminsen "biz" olduğunu görürsün...

Bir ses, bir "Merhaba" hayatını değiştirivermiştir artık...

Sen hasta olduğunda seninle aynı acıyı yaşayan biri daha vardır artık, zamanında yemediğinde kızan, yeterince dinlenmediğinde azarlayan, kararsız kaldığında seni silkeleyen, sinirlendiğinde sakinleştirmeye, hata yapmanı engellemeye çalışan, senin için, seninle birlikte düşünen...

Hayat bu, tökezlersin, dostların elini uzatır, tutar... Ayağa kalkar ve yoluna devam edersin.

Diğerlerinden farklı olarak o özel insan seni yerden kaldırdığında gözündeki yaşı da siler... Salya sümük ağlamak istiyorsan da bunu onun omzuna yatarak doya doya yapabilirsin.

Ter koksan da tiksinmez senden, "çalışmış, yorulmuşsun" der... Sen yorgunsan o da yorgun hisseder, halsizsen, onun da keyfi kaçar... Güldüğünde seninle aynı tadı alır kahkaha atmaktan, ağladığında senin kadar o da hüzünlüdür. Herşey, iyi ya da kötü ayrımı yapılmadan birlikte göğüslenmektedir artık. Zorla olmaz bütün bunlar, keyifli bir mecburiyet hissi vardır içinde. İstediğin için, ne şekilde olursa olsun keyif aldığın için yapmak istersin hepsini...

Şimdi düşün bakalım hangisi daha keyifli, anlamlı, daha gerçek, daha yapıcı, daha yaratıcı...

Kumdan kaleler yapıp, her dalgada bir kenarından erimesini seyretmek mi, yoksa yokuşlarıyla, inişleriyle, acılarıyla, mutluluklarıyla bir hayatı, o özel insanla paylaşıp, aşkla bezeli koca bir dünya inşa etmek mi ?

Şimdi ayrımını yapabiliyor olman lazım; yalnızlığın seni ne kadar ayakta tutabilir ya da sevgi seni ne kadar yüceltebilir...

...

Düşünebilmek insanı ayrıcalıklı kılan özellik, bu herkesce malum. Bazen düşünmeden, öfkeyle, hırçın ve fevri bir tavırla kalp kırabiliyoruz. Bu da insan olmanın cilvelerinden... Hangimiz mükemmeliz ?

Cevap şu;

Sevgiyi yaşayabilen ya da yaşatabilenler...

Netice olarak; Seni Seviyorum diyebilecek kadar cesur olabilmektir esas marifet...

Çiğdem